logo
bitkibes
biatkikor
esnaf
klntsz-gida
expert
bagclik
whatssapp
viber
messenger
telegram
tango
hongouts
imo
line
skype
azar
wechat
tictoc
face_sayfamz
twitter_sayfamiz
google_sayfamiz
youtube_kanalimiz
instagram_sayfamiz
swarm
sosmedbiz-takiptekal
disqus
linkedin_sayfamz
pinteres
snapchat_sayfamz
tumblr
foursquare_sayfamiz
ÜRETİM
üzüm
zeytink
redglob
kuru-üzüm
cilekk
kapuz
yaprak
zeytin_yagik
pekmezk
cilek-recelik
domates_salca
seftali
erik
koruk-suyuk
kavun
semiz_otu
marul
biber
ispanak
nane
sarap
k1
k2
k3

 

 

YETİŞTİRİCİLİK
yerfısıtıgı
acur
armut
avakado
ay_cicegi
ayva
badem
bakla
bamya
bezelye
brokoli
bugday
celtik
ceviz
enginar
fasulya
findik
gl
hashas
havuc
hiyar
incir
kabak
soya
kayisi
kereviz
kivi
layana
limon
mercimek
misir
muz
nar
nohut
pamuk
patates
patlican
pazi
pirasa
sarimsak
seker_pancari
sogan
kiraz
yenidunya

 

 

admin1
Ekleyen - Ahmet Can Durmuş
ad2

şarabın tarihçesi

Şarabın Tarihi
insankaynaklari.com, Dinamik Dergisi, Aralık 2000

Ben Dionysus...Kutsal dansların; ilahi mistisizmin; ölümle yaşamın ve şarabın tanrısıyım...Bazen ıssız kumsallar dingindir ruhum; ve çoğu, siz ölümlülerin hayalinin de ötesinde, en korkunç tayfunun ölümü fısıldayan sesi kadar korkuncum. Ah Euripedes, korkak Euripedes, bana en kibar diyen, beni en çok korkunç bulan, ne çok özlemişim seni..."
"Are we winning the wines war?"; geçtiğimiz haftalarda Amerika'nın en saygın ekonomi gazetelerinden birinin (Financial Times) ilk sayfasında büyük puntolarla şu yazıyordu: Şarap savaşlarını kazanıyor muyuz? Gerçekten de yazarın uslubu, Bordeaux'dan anlattıkları, CNN'in körfez savaşı muhabirlerini hatırlatıyordu insana. Son 20 yıldır dünya mutfakları arasındaki kıyasıya süren savaş, son dönemlerde şaraplara sıçradı. Önce California ve Bordeaux birbirine girdi. Arkadan Güney Afrika ve Avustralya şarapları sahneye çıkarak biz de varız dediler; derken İtalyan, Şili; şimdi de Bulgar şarapları...Şarabın en güzelini üretebilecek çeşitlilikte ve güzellikte üzümler, bu üzümlerin büyüyüp olgunlaşacağı uçsuz bucaksız verimli ovalarla dolu Anadolu. Peki şarabın şampiyonlar ligi denince Anadolu ya da Türkiye neden akla gelmiyor?
"Ben Dionysus paradoksun tanrısıyım...Ben paranın iki yüzüyüm...Ben beklenmeyenim...Boğa bakışlarımdan ve boynuzlarımdan korkar insanlar, ama ben onları çok seviyorum. Sırf onlar mutlu olsun diye şiiri getirdim dünyaya, dramayı, trajediyi öğrettim. Ve en çoğundan şarabı keşfettim. Şarap...Onsuz aşk olmazdı. Aşksız insan yok olmaya mahkumdur. Nasıl yaşanır ki sevgisiz ben hiç anlamadım..."
Aslında Anadolu, şarabın iki-üç vatanından birisi. Bu topraklarda neredeyse 5000 yıldır üzüm var, bağ var, şarap var...
Alacahöyük'de MÖ 3000 yılından altın şarap kadehi ve güğümü, Kültepe'de MÖ 1750'den Koçbaşı şeklindeki içki testisi Anadolu'da şaraba dair bulunan en eski izler. Boğazköy'deki kazılarda ortaya çıkan Hitit tabletlerinde şarabın dini ritueller ve günlük hayattaki yeri anlatılıyor. Yine Konya, Ereğli ilçesine bağlı İvriz'de bulunan büyük taş kabartma üzerinde feyz ve bereket ilahı Tarhu, sağ elinde üzüm salkımlı asma dalı, sol elinde buğday başakları ile görünür. Tanrının karşısında yer alan küçük insan figürü de Hitit Kralı Varpalavas'tır. Tanrı Tarhu, iki elini birleştirerek bereket dileyen Varpalavas'a elindeki en değerli yiyecekleri sunar; üzüm ve buğday...
Anadolu'nun sahillerinde yaşayan gemici ve tüccar Fenikeliler şarabı Ege adalarına,Yunanistan'a taşıyıp büyük kazançlar elde ettiler. Fenikeliler, dipleri sivri uçlu amphoralarını gemilerinin alt bölümündeki (salma) kum içine yanyana yerleştirip kolaylıkla taşıyorlardı. Bugün sualtı arkeologlarının sahillerimizde buldukları amphoralar çoğunlukla bu dönemin batıklarından çıkmıştır. Her ne kadar Yunan medeniyetinde Baküs'ün varlığı şarabın anavatanı olarak Ion yarımadasına işaret etse bile, Hititler Anadolu'da MÖ3000 yıllarında, Yunanlılardan en az 1000 yıl önce yaygın olarak şarap ve bağcılık yapıyorlardı. Hititleri takiben Anadolu'da şarap ve bağcılık daha da yaygınlaşmıştır.
"Olympus'un 12 büyük tanrısından biriyim. Ve en korkulanıyım...Ben hayatım; ben hareketim; ben dinamizmim; ben hayatı güzel yapan herşeyim...Apollo'nun mantığı ve gerçekliği mi? Sükunet mi? Durup düşünmek mi? Güldürmeyin beni...Ben deliliğin en ucundayım, ben deliliğin sınırıyım. Kızmayın hemen, bir düşünsenize; bugün, ya delilik olmasaydı, acaba burada olur muydunuz, sesime kulak verebilir miydiniz...?"
Peki ya Türkler Anadolu'ya gelmeden önce şarabı biliyorlar mıydı? Evet... Dr. Altay Yavuzeser naklediyor: Eski Türklerde Göktanrı şarabı takdis ettiğinden, bağın ve şarabın bulunduğu yere kötü ruhların girmediği kabul olunurdu. Yeni doğan çocuklar için, düğününde açılmak üzere bir küp şarap gömülürdü.
Kaşgarlı Mahmud, 11. Yüzyılda Divanu Lügati Türk adlı eserinde Türk boylarının, çocuklarının dahi şarap içtiğini söyler.
İslamiyet'in kabulü ile şarap yasaklandıysa da Hayyam'dan Mevlana'ya dek tasavvufçular şaraba methiyeler düzmüşlerdir. Nedim, 17. Yüzyılda şu dizelerle methiyeler düzüyordu şaraba:
"Haddeden geçmiş nezaket yal ü bal olmuş sana,
Mey süzülmüş şişeden ruhgar-I al olmuş sana ."
(İncelik haddeden geçmiş,boy pos olmuş sana, Sırça kaptan şarap süzülmüş, kırmızı yanak olmuş sana.)
Çok mu beğenmişim kendimi? Ee...Zeus'un oğluyum...
Ah çapkın babam...Gene bir gün Olympos'daki tanrı işlerinden sıkılmış,+dünyaya inmiş, Hera'nın dırdırından kaçmak için. Bir ormana girmiş gezerken, yüreğinin sesi miymiş acaba onu o ormana sokan, yoksa babamdan da büyük bir güç müymüş bilmiyorum ama iyi ki de girmiş. Dalgın dinlerken ormanın binbir sesini annemi görmüş. Güzel Semele...Hiçbir ölümlü dili yetmez onu betimlemeye, tüm diller susar o şarkı söylerken; ve tarihin, benim bile bilmediğim kadar kadim tarihin en güzel sesleri yankılanır o konuşurken, karanlıklar hapsolur ışığa, geceyse güne karışır..."
Yine içki dahil birçok yasağın kol gezdiği IV. Murad döneminde, sultanın şarabı kendisine yasaklamadığı biliniyor. Tanzimat döneminde Anadolu'da şarapçılık tekrar gelişiyor. Fransa'daki Floksera (asma hastalığı)nedeni ile sadece İzmir'den 7 milyon litre şarap ihraç olunuyor. 1913 senesinde 42 milyon litrelik üretim, savaş arifesi için ilginç bir ilginç bir rekor olmuştur. Cumhuriyetle birlikte gerek devlet (Tekel İdaresi) gerekse özel sektör yeni bir atağa geçer.
"Ve gönlünü çalmış babam güzeller güzeli annemi. Annemse ilk defa aşık olmuş o gün, hem de aşkların en güzeliyle, en durusuyla. Aşkının büyüsüyle bana hamile kalmış o gün.
Ama Hera...Ah kıskanç Hera aramızda kalsın Pan bile sevmez Hera'yı; babamıysa nasıl tavladığı hala bir sır, hakkında yüzlerce dedikodu türetilmiş ve hala türetilmeye devam edilen bir gizemdir Olympos'da...Arada bir zaman geçmiş, babamın çapkınlığı, Selene'nin güzelliği ta Olympos'a kadar gelmiş. Hera'nın kulakları Olympos'daki her dedikoduyu duyar hele bir de kendi işin içindeyse. Dedikoduları duyan Hera, tez dünyaya atmış kendini. Bir hemşire kılığında annemin karşısına çıkmış. Ve zavallı annemiyse kandırması hiç zor olmamış. Zeus'tan tüm gücünü göstermesini istemesini söylemiş aynı Hera'ya gösterdiği gibi. 'Sana aşıksa gösterir' demiş. Dünyalar güzeli annem inanmış ona. Ee, Hera bu, tüm hilelerin, tüm oyunların, tüm dalaverelerin tanrısı, annemse, her ne kadar Olympos'un en yakışıklı adamının kalbini çalsa da yalnız bir ölümlüymüş o zamanlar..."
Son 5 yıldır Türk Şarapçılığı ise 5000 yıllık şarap mirasına yakışır atılımlar içinde. Özellikle Gelibolu-Çanakkale çevresindeki girişimler gelecek vaad ediyor. Bunların öncüsü, Türkiye'nin Fransız üzümlerinden üretilmiş ilk varietal/monocépage şarabı Sarafin. Gönül istiyor ki böyle girişimler çoğalsın ve Anadolu şarabı dünya vitrininde hakettiği yeri alsın.
Ve Zeus'un tanrısal ateşi Selene'yi aşağıdaki dünyaya indirdi. Zeus omuzlarından, bir üzüm salkımı içinden doğdum ben. Boğa boynuzlarımda yılanlar oynaşıyordu doğduğumda. Sonra Hermes beni, Hera'nın gazabından korumak için teyzem Ino'ya verdi. Bana kız giysileri giydirip, kız gibi büyüttüler beni, sırf Hera bulamasın diye izimi."
Sevgilinin güzeli gül, içkinin güzeli şarap kokar...Bazen şairlere ilham, bazen tablolara renk olmuştur şarap. Plutharc'a göre içkilerin en faydalısı, ilaçların en tatlısı ve yemeklerin en lezzetlisidir şarap; Sokrat'a göre; çok güzel ama dozu kaçırılmadan içilmesi gereken bir içkidir şarap; Hipokrat'a göre su ile karıştırılınca başağrısına, sindirim bozukluklarına, siyatiğe, ve ödeme iyi gelen bir ilaçtır şarap;Büyük doktor İbni Sina ayda iki kere sarhoş olmanın yararı olacağını savunmuştur; kimyacı Louis Pasteur'se şarabın en iyi ve sağlıklı içki olduğunu vurgulamıştır.
"Ve büyüdüm...Hera'nın yalan gözleri bana hiç zarar veremedi. Belki babamdan korkmuştur aramaktan vazgeçmiştir;hiçbirşeyden korkmaz öyle kolay kolay ama... Belki de onca entrikanın içinde unutmuştur beni.
... Ve sonra yolculuklara çıkmaya başladım. Yarı insan yarı tanrı ben -babam sağolsun türümün tek örneği değilim - dünyayı gezmeye başladım; o, çok sevdiğim insanları tanıdım. Kabaran okyanusları gördüm, şiddeti tanıdım;savaşın ardından ağıt yakan kadınların sesine kulak verdim, acıyı ve merhameti öğrendim; gün doğmadan balığa çıktım Ege'nin sularında, sabretmeyi öğrendim; nice savaşlar gördüm, Arşipel'in yıkılışından Truva Zaferi'ne değin, ölümü, ölümün gözündeki korkuyu gördüm; hayvanlarla arkadaş oldum, insanlarıysa hep ama hep sevdim; kahrolası tanrılarıysa hiç sevemedim...Durun kızmayın bana, biliyorum, haklısınız, ama bazen kendimi bile sevmiyorum..."
Anadolu'da şarabın tarihi işte böyle. Şarabın evrensel tarihiyse gene Anadolu'yla, topraklarımızla kesişiyor: Şarap Tarihi Prehistorik (Tarih Öncesi) Çağa kadar uzanmaktadır. Anadolu'da Hititler ve Mısır'da Mısırlılar şarap kültürünü başlatan toplumlardır. Daha sonra şarapçılık ve bağcılık Ege kıyılarındaki Yunanistan, İtalya, Fransa ve İspanya'ya kadar yayılmıştır.
Şarap Hititler'de para eden ticari bir maldır. Anadolu'nun güney sahillerinde yaşayan Fenikeli gemiciler, şarabı önce Ege sahillerinden, adalara ve Yunanistan'a taşıyıp büyük paralar kazandılar. Şarap nakli, güneyde Fenikeliler, kuzeyde ise Trakyalılar tarafından sağlanıyordu. Hitit şaraplarının Asurlu tacirlerin yardımı ile Mezopotamya Bölgesi'ne geçtiği de bilinmektedir. Asurlu tacirler 250-300 eşeğin bulunduğu kervanlarla şarap naklini gerçekleştiriyorlardı.
MÖ 1500 yıllarında Orta Yunanistan'da bağcılık ve şarapçılık gelişmeye başlamış ve MS 900 ortalarında şarap, ekmek kadar gerekli bir ihtiyaç maddesi haline gelmişti. Anadolu'da yetişen üzüm asmasının Fransa'ya geçişi MÖ 600 yıllarında Euxenus isimli Foçalı bir gemicinin sayesinde olmuştur. Hıristiyanlığın Avrupa'da yayılması sonucu, İsa'nın kanı olarak kutsal hale gelen şarap, Roma Devri'nde de gelişimini sürdürmüş ve kiliseler sayesinde tüm Avrupa'ya yayılmıştır.
"İşte bu yolculuklarımdan birinde, Nysa'da, şarabı keşfettim. Kızgınlıkla vurduğum topraktan kırmızı bir sıvı fışkırdı. Toprağın insana en büyük hediyesidir aşk..."
____________________________________________________________________
Nuh Peygamber ve şarap 
Şarabın bu resmi tarihinin yanında bir de en az gerçek tarihi kadar ilginç efsanevi bir de tarihçesi var:Nuh Peygamber, tufandan sonra hayvanları ile Ağrı Dağı eteklerinde yaşamaya başlar. Karınlarını doyurmak üzere civarda dolaşan hayvanlardan keçinin bir gün olağanüstü neşeli döndüğünü görür. Bu hal günlerce devam edince Nuh Peygamber keçisinin peşinden giderek, bu durumun yediği bir meyveden kaynaklandığını keşfeder. Kendisi de bu meyveyi çok beğenir ve hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası olur. Nuh Peygamberi mutlu gören şeytan, onun neşesini kıskanarak, alevli nefesi ile asmaları kurutur. Nuh Peygamber üzüntüsünden yataklara düşünce, efsane bu ya, şeytan insafa gelip, bu meyveyi yeniden canlandırmak için ne yapılması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedisinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, üzüm, kanları ile sulanır ve bir yıl sonra bitki tekrar canlanır,yaprak ve meyve vermeye başlar. Şarapla sarhoş olan kimselerin davranışları incelendiğinde, bu yedi hayvanın karakterini taşıyan haller görülür. Kah aslan gibi cesur, kah kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, köpek kadar kavgacı, tilki gibi kurnaz, saksağan gibi geveze olurlar.
İran efsaneleri ise üzüm ve şarabın keşfedilmesini başka bir şekilde anlatır: Şarabın ilk defa Pişdadiyan sülalesinin ünlü hükümdarı Cemşit zamanında üretildiği söylenir. Cemşit, bol bol asma diktirerek, meyvelerinin halka dağıtılmasını emreder. Mahsül çok bol olunca, kışa saklamak üzere kaplarda muhafaza edilen üzümler, değişik bir lezzet alır, üstelik şırası da acımtıraktır. Bu suyu zehirli sanıp içmezler. Rivayete göre, Cemşit'in en gözde ve güzel cariyesi şiddetli baş ağrısından dolayı canından bezmiştir. Ölüp kurtulmak için bu kaplardaki zehirli sudan içip, hayatına son vermek ister. Fakat içtiği zehir, onu öldüreceğine diriltir, üstelik neşe içinde derin bir uykuya dalar. Uyandığında baş ağrısı kalmamış, vücudu ve ruhu dinlenmiştir. Durumu Cemşit'e anlatır ve hükümdar ve sevgilisi ömür boyu "Ab-I Hayat" tan (Hayat suyu) içip, neşeli ve mutlu yaşarlar.
_____________________________________________________________________
"Ve ben Dionysus...Bereketin tanrısıyım...Tanrılar korkun benden; ölümlüler ben sizin yanınızdayım. Ben katliamın tanrısıyım; ben eğlenceyim;ben ikilemim; ben en kadim deliyim...Ama yoruldum, çok yoruldum...Tüm bu deliliklerden; renklerin büyüsünden, seslerin tınısından, kokuların ahenginden yoruldum...Az kaldı;yakında ölümlü olmayı ve ölümü seçeceğim. Bir tek bilmek inanmak istiyorum, bekliyorum; bensiz de deliliğin devam edeceğine; bensiz de hayatın ani ve beklenmedik olacağına ...Hem bu değil mi hayatın en güzel yanı; dün bugünün aynı olsaydı, bugün dün olmaz mıydı...?"
Şarap...İçkilerin en eskisi...Üzümün asaleti, bağbozumlarının geceleri...Yıllandıkça güzelleşen sarhoşluk...Ve bitirirken; şarap deyince Ömer Hayyam, Ömer Hayyam deyince şarap:
Can bir şaraptır, insan onun destisi; 
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi. 
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümü varlık: 
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.
Dünyada akla değer veren yok madem, 
Aklı az olanın parası çok madem, 
Getir şu şarabı, alın aklımızı: 
Belki böyle beğenir bizi el alem!

Çağların İçkisi Şarap
Bilim ve Teknik, Cilt 28 Sayı 326, S. 59-60, 1995
...
Hititler yıkıldıktan sonra MÖ 1000'in başlarında Doğu Anadolu'da krallık kurarak üç asır tarih sahnesinde görünen Urartular'ın zenginliğini, özellikle de geniş ekin tarlaları ve üzüm bağları olduğunu Asur kralı III.Sargon'un Urartu seferinden bahseden belgelerden öğreniyoruz. Sargon bu ekinleri ve bağları nasıl tahrip ettiğini de anlatıyor.
MÖ 2000'lerde Ege göçleri denilen kavimler göçü ile Anadolu'ya gelen bir Trak kabilesi olan Frigler zamanında da şarapçılık gelişme gösteriyor. Frigler'in en önemli özelliği demir işleme sanatında gösterdikleri başarı ve bunun yanında üzüm çeşitlerinin bolluğudur.
Şarap kültürü MÖ 2000 yıllarında Fenikeliler veya 1500 yıllarında Ege sahillerinde oturan Yunan kolonilerince önce Yunanistan'a sonra da Roma'ya sokuluyor. MÖ 600 yıllarında da Roma'dan Marsilya yolu ile Fransa'ya geçiyor. Yunanistan ve Roma'da şarap o kadar değer kazanıyor ki törenlerin vazgeçilmez içkisi haline geliyor. Hatta yaklaşık 1000 yıl süre ile ilahlaştırılıyor ve Yunanistan'da şarap ilahlarına Dionysos, aynı ilaha Roma'da da Baccus deniyor.
Dionysos diğer adıyla Baccus hakkında mitolojide şu bilgiler yer almaktadır.
Kodmos ve Harnonia'nın kızı Semele, Zeus'un vurulduğu kadınlardan biridir. Hera'nın bitmeyen kıskançlığı, zavallı Semele'yi beklenmedik bir yazgıya iter. Hera, ihtiyar bir sütnine kılığına girerek Semele'ye şöyle der: "Zeus'a yalvar da sana kendini Tanrı olarak bütün görkemiyle göstersin." Buna kanan Semele, Zeus'tan böyle bir dilekte bulunur. Zeus, şimşek ve yıldırımla kendini gösterir ve Semele yanar. Karnındaki yedi aylık çocuğunu düşürür. İşte bu çocuk Zeus'tan olma Bakkhos yani Dionysos'dur. Zeus, Semele'nin düşürdüğü ve mucizevi olarak orada biten sık yapraklı bir sarmaşığın yanmaktan koruduğu Dionysos'u baldırına koyar ve onu ikinci bir doğumla meydana getirir.
Sonra onu Hermes'e vererek Boiotia'da kocası Athamas'la birlikte yaşayan ve Semele'nin kızkardeşi olan İno'ya gönderir.Fakat kıskanç Hera burada da kendini gösterecek ve İno ile kocasını çıldırtacaktır. İno oğlunu bir kaynar su kazanına atıp boğarken kocası da Learkhos'u bir geyik zannedip kargıyla vurur. İno yaptığı işin korkunçluğunu anlayınca kendisini oğlunun ölüsüyle denize atar. Atar da Tanrılar ona acırlar ve İno'yu bir deniz kızına dönüştürürler.
Zeus, oğlunu kıskanç Hera'nın elinden zor kurtarır ve onu bir keçiye dönüştürmek zorunda kalır. Hermes, Dionysos'u, yeri pek bilinmeyen Nysa dağına nymphalar arasına götürür. Bu periler Dionysos'u büyütüp, eğitirler. Eğiticiler arasında Silenos da vardır. Dionysos, gençlik yaşına gelince üzümü ve şarap yapma sanatını bulur. Bir söylentiye göre de bu içkiden biraz fazla kaçırdığı için kıskanç Hera'nın hışmına uğrayarak delirir. Sonra, nymphalardan ve satrylerden oluşan alayı ile dünyayı dolaşmaya başlar. Apollodoros'a göre Şarap Tanrısı Mısır'a gittiğinde delilikten hala kurtulamamıştır. Frigya'ya vardığında Rheia tarafından iyileştirilir. Daha sonra Trakya'ya geçer. Kral Lykorgas, üzüm ve şarap düşmanıdır. Dionysos'un bütün alayını tutuklar. Dionysos'un kendisi ise, deniz dibinde Thetis'in yanına zor sığınır. Ama kutsal öç gecikmez ve Kral Lykorgas delirir. Asma ağacı sanarak oğluna saldırır ve onun bacaklarını yok ettikten sonra kendisine gelir. Şarap Tanrısı Adalar'a geçer. Bu yolculukla ilgili şu efsane anlatılır: Dionysos, kayalık bir adanın sahilindeyken korsanlarca yakalanır ve bir köle olarak satılmak üzere Mısır ya da Kıbrıs'a götürülmek istenir. Ama Dionysos'u her bağlayışlarında, üstündeki iplerin kendiliğinden düşmesi dümencinin dikkatini çeker; bu gencin bir Tanrı olabileceğini düşünerek onu salıvermeleri için arkadaşlarını uyarır. Ne var ki dümenciyi kimse dikkate almaz. Bu sırada bütün gemi şarap terler, yelken ve direkleri asma dalları, üzüm salkımları kaplamaya başlar. Tutsak genç ise kaptanın üstüne atlayarak kükreyen bir aslana dönüşür. Bunu gören korsanlar korkudan denize atlarlar ve atlamalarıyla yunus balığına dönüşürler. Bu felaketten sadece dümenci kurtulur.
Dionysos'un alayına "thiosos" denirdi. Bu alayı silenoslar, satryler ve nymphalardan başka Bakkhalar oluşturuyordu. Bakkhalar "Tanrı Dionysos-Bakkhos'un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı" idi. Bunlar tıpkı Tanrı'nın kendisi gibi çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan derisiyle örter, başlarına sarmaşık çelenkleri sarar ve ellerinde thyrosos, ucunda çam kozalağı bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı uzun değnekleri ve Promethus'un insanlara ateşi taşıdığı rattheks kamışları ile Tanrı'nın peşinden koşar, geceleri dağda, bayırda, ormanda kendilerinden geçerek Tanrı'ya karışırlardı. Dionysos'un dinini benimsemiş bu kadınlara olgun ermişlik anlarında Tyhas (vecd halinde olmak), çılgınca kendilerinde geçtikleri zamana da mainos (çıldırmak, taşkın bir coşkuya kapılmak) denirdi. Dionysos, mainos durumunda, kendisini benimsemiş bu kadınlarla bir anlamda toplu seks(orgy) yapıyordu.
Dionysos bir doğa Tanrısıydı. Onun simgelediği asıl büyük kuvvet doğanın kendisi değil, insanla doğa arasında bir ilişki, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü bir güçtü. Yunan dilinde bu güce erme, mainomai ve enthousiasmos denir. İşte bu doğa sırlarına ve gücüne ermek, yani Tanrılaşmak, insan için ulaşımı en çok özlenen aşamaydı ki Dionysos bu ereğe varmanın yolunu herkes için kolayca açmıştı; bu yol şarap ve sarhoşluktu. Asma kütüğünün yeryüzüne yayılmasıyla uygarlığın buğdaydan sonraki aşaması gerçekleştirilmiş, insan şarabı elde ettikten sonra yaratıcılığın kökeninde bulunan değişim yapma gücüne ulaşmıştı.

Geçmişten Günümüze Şarap
tursab.com.tr
Şair Cemal Süreya’nın 
"Saat on ikiden sonra / Bütün içkiler, / Şaraptır" diye 
tanımladığı içki, insanlığın yarattığı medeniyet ile eşdeğerdir.
Taze üzüm suyundaki şekerin fermantasyon yoluyla alkole dönüşmesi ile elde edilen, birçok çeşide sahip olan ve medeniyet tarihi kadar eski bir içecektir şarap. Tarihte, "bereketin ve bolluğun" simgesi olarak anılan, efsanelerde en az buğday kadar yeri olan, tanrılara hediye olarak sunulan, varlığı tanrılara (şarap ve bağ bozumu tanrısı Dionysos, bağ ve bahçelerin bereket tanrısı Priapos) atfedilen üzümle ilgili söylenceler Nuh Tufanı’na kadar dayanır.
Şarabın vatanı Mezopotamya 
Mezopotamya’da milattan 4000 yıl önce Sümerler tarafından şarap yapıldığı biliniyor. Sümerlerden sonra Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Likyalılar ve Kapadokyalıların yaşamında da şarap yerini almıştır. Şarabın bu uzun yolculuğu, insanoğlunun ufkunu açmış, tutkularını alevlendirmiş, kimi zaman üzüntüye boğmuş, kimi zaman da karşılaştığı felaketlerin sorumlusu olmuştur. İşte bu yüzden antik dünya şaraba, yaşamını sağlamak için diğer besinlerden daha fazla önem vermiştir. Dinsel bir tema olarak algılanan şarap, her toplumda bir de şarap tanrısının var olmasına neden olmuştur. Mısırlılar tanrılarına Osiris, Yunanlılar Dionysos, Romalılar ise Bacchus adını vermişlerdir.
Bağcılık ve uygarlık 
Bağcılığın tarihi Anadolu uygarlıkları ile iç içedir. M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek 600 yıllık büyük bir uygarlık yaratan Hititlerden, bağcılığın önemini anlatan çok sayıda arkeolojik buluntu günümüze kadar ulaşmıştır. Ayrıca, bu döneme ait kaya resimleri ve heykellerde, üzüm ve şaraba ait figürlerin yer alması, Hitit kanunlarında bağların ve ürünün korunmasına yönelik özel hükümlere yer verilmesi, Boğazköy metinlerinde kuru üzümden sözedilmesi, sosyal ve ekonomik açıdan Anadolu bağcılığının önemini günümüze taşıyan diğer belgelerdir. Hititlerin ardından Anadolu, çeşitli uygarlıklara yurt olmaya devam etmiştir. Bunlardan Frigya ve Pers uygarlıkları ile Helenistik dönem boyunca bağcılık, önemini korumuştur. Avrupa için çok farklı ve yeni olan sofralık üzüm yetiştiriciliği Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Balkanlardan İtalya, Fransa ve İspanya’ya kadar yayılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı süslemelerinde asma yaprağı ve üzüm salkımı önemli figürler olarak yer almıştır. Bağcılık kültürünün Anadolu’nun batısındaki yayılışında, Anadolu’dan Girit ve Ege adalarına göç ederek Minos uygarlığının (M.Ö. 2200-1400) kurulmasına öncülük eden Hititlerin büyük etkisi olmuştur. Minos uygarlığının Girit’te başlattığı bağcılık, daha sonra Mora Yarımadası ve Trakya’ya yayılmıştır. Deniz ticaretinin önde gelen toplumları olan Yunanlılar ve özellikle Finikeliler, bağcılık kültürünü Akdeniz’in batısına taşımışlardır. Fransa’da ilk bağlar M.Ö. 500 yıllarında Yunanlı göçmenler tarafından kurulmuşsa da, bu ülkede bağcılığın gelişmesinde Romalılar daha etkili olmuştur (M.Ö. 1.yy). Roma İmparatorluğu’nun gelişmesiyle birlikte bağcılık, Almanya’nın Ren Vadisi’ne ulaşmıştır. Bu dönemde ülkelerarası şarap ticareti, Romalıların hakimiyetinde olsa da, imparatorluğun çöküşü ile birlikte, şarap ticaretinde önemli bir gerileme yaşanmıştır; ancak Avrupa’da hızla yayılmakta olan Hıristiyanlığın etkisi ile şarap ticareti yeniden canlanmıştır. Ortaçağ'da (M.S. 500-1000) bağcılık ve şarapçılık daha çok manastırın himayesindedir. 16. ve 19. yüzyıllar arasında Avrupa’da 30 Yıl Savaşları’nın Ren Vadisi’ndeki bağlara, 1709 yılındaki büyük don olayının ise; Fransa ve Almanya’nın kuzeyindeki bağlara büyük zarar vermesine ve 1868’de ilk olarak Fransa’da hızla yayılan filokseraya rağmen bağcılık, Avrupa’daki önemini ve gelişimini günümüze kadar sürdürmüştür. Ulusal içkinin rakı olduğu ülkemizde de şarap tutkunlarının sayısı günden güne artmakta ve buna bağlı olarak da özellikle Ege ve Trakya bölgelerindeki bağcılık gelişmektedir. Şarap severlere yardımcı olması açısından aşağıda şarap tipleri, şarabın saklanması ve tüketilmesine ilişkin bazı ipuçları bulacaksınız.
Şarap tipleri 
Şaraplar, litresinde bulunan şeker oranına göre şöyle gruplandırılır...
Sek şaraplar: Litresinde 0 - 4 gram, dömisek şaraplar; litresinde 4-12 gram arası, yarı tatlı şaraplar; litresinde 12-50 gram şeker, likör şaraplar ise litresinde 50 gramdan fazla şeker bulunan şaraplardır.
Şarap nasıl seçilir 
Şarap satın alırken dikkat edilmesi gereken unsurların en önemlisi doğru şarap seçimidir. Her şarap eskitilmeye elverişli değildir. Bir diğer önemli husus da şarabın satın alındığı mekanın doğru saklama koşullarıdır. Doğru saklama koşullarına sahip olmayan mekanlarda satılan şarapların, bozulma ya da özelliklerini yitirme riski vardır.
Alınacak şarap ışığa doğru kaldırılarak rengine bakılmalıdır. Koyu, kirli, soluk renkler şaraplarda bir bozukluk belirtisi olabilir. Bu nedenle alınacak şarapların renklerinin parlak, canlı ve temiz olmasına dikkat edilmelidir. Ayrıca; eğer seçilen yıllanmış bir şarapsa, bir miktar tortu olması normaldir. Ancak genç şaraplarda bu mümkün değildir.
Yıllanmış şarapların şişesindeki etiketlerin rengi de şarapların yaşını gösterir.

Nasıl içilir? 
Kaliteli, yıllanmış bir şarap alındığında, hemen açılıp içilmesi uygun değildir. Bir şarabın yatık bir vaziyette serin ve karanlık bir yerde, bir iki gün dinlendirilmesi gerekir. İçmeye başlamadan yaklaşık 5-6 saat önce de dik konuma getirilmelidir. Bu sırada, şarap içerisindeki olası tortuların dibe çökmesi sağlanır. Bu tür bir şarap, servis edilmeden yarım saat ile 45 dakika önce açılmalıdır. Şarabın açıldıktan sonra, varsa; hem tortularından ayrılması, hem de daha iyi hava alabilmesi açısından bir "karafa" dökülerek "dekante" edilmesi ayrıca tavsiye edilir. Beyaz şarap soğuk, kırmızı şarap ise oda sıcaklığında içilir (16-17 derece). Beyaz şarapların aromaları soğukken, kırmızı şarabın aroması ve rengi ise sıcakken daha iyi algılanır. Beyaz şarabın soğukluğunu korumak amacıyla, kadehinin boyutları daha küçüktür. Yine aynı amaçla, beyaz şarap kadehleri; kadeh kısmından değil, alt kısmından tutulmalıdır.
Şarabın servisi 
Şarabın açılışı sırasında mantardan ses gelmelidir. Ses çıkması, şarabın uygun koşullarda ve yatık olarak saklandığını, mantarın şarapla ıslanarak şiştiğini gösterir.
Hem kırmızı hem de beyaz şarabın yarım kadeh konulması gerekir. Kadehi boşalmadan beyaz şarabın, yenisi konulmamalıdır; çünkü amaç beyaz şarabın soğuk içilmesidir. Kırmızı şarap oda sıcaklığında içildiği için kadeh boşalmadan ekleme yapılabilir.
Birinci şişe bitmiş ve ikinci şişe açılıyorsa kadehler değiştirilip yeniden tadım yapılmalıdır.

Şarabın saklanması 
Şarabı diğer içkilerden ayıran en önemli özelliklerden biri yaşayan bir varlık olmasıdır. Her şarap tıpkı insan gibi, doğar, gelişir, bir süre sonra yaşam eğrisi inişe geçer ve nihayet canlılığını yitirir. Oldukça hassas bir yapıya sahip olan şarap, uygun saklama koşullarında korunmazsa bozulur ve gelişimini sürdüremez. Tarih boyunca şarabı bozulmadan saklayabilmek için çeşitli kaplar ve yöntemler kullanılmıştır. Antik çağlarda, şarap toprak testilerde- amforalarda- saklanmaktaydı. Isı yalıtım özelliğinden ötürü tercih edilen testiler, şarabın ışığa maruz kalmasını engellemekteydi. İlk defa Romalıların şarapçılıkta kullandığı fıçılar ise testiler gibi nötr kaplar değildi. Genellikle meşe ağacından üretilen fıçılar, gözenekli bir yapıya sahiptir ve çok az miktarda oksijeni geçirerek şarabın sağlıklı gelişimini sürdürmesini sağlarlar. Bir tür ahşap olan mantar tapalar da aynı nedenle şarapçılıkta kullanılmaktadır. Şarabın saklandığı bir diğer kap da bilindiği gibi şişedir. Şaraba herhangi bir lezzet katkısı olmayan şarap şişelerinin yatık saklanmalarının sebebi, mantar tapasının sürekli şarapla temas etmesini sağlayarak, kurumasını ve çatlamasını engellemektir. Şarap mutlaka 16-18 derece sıcaklıkta saklanmalıdır. Mahzenlerin belli orandaki nemli ortamı da, şarap şişelerinin saklanması için ideal ortamı sağlamaktadır.
Yazıya bir şarap tutkunu Ömer Hayyam’ın şu dizeleriyle son verilebilir;
Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül, şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken
tursab.com.tr

Şarabın anavatanı Anadolu
06.10.2002
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Latin Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erendiz Özbayoğlu, dünyada bağcılık ve şarapçılığın tarihinin Anadolu’da başladığını belirterek, "Neolitik dönemde Anadolu’da asma yetiştiriciliğinin yapıldığı 40’a yakın bölge tespit edildi" dedi.
Özbayoğlu, Nevşehir’in merkez ilçeye bağlı Nar Beldesi’ndeki Peri Tower Otel’de, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarafından düzenlenen "Türkiye 5. Bağcılık ve Şarapçılık Sempozyumu"nda yaptığıkonuşmada, bağcılık ve şarapçılığın tarihinin Anadolu’da Neolitik döneme kadar uzandığını bildirdi.
"Vitis Vinifera" olarak adlandırılan asma türünün, Neolitik dönemde Kafkaslar’dan Trakya’ya kadar uzanan bölgede yetiştirildiğinin saptandığını kaydeden Özbayoğlu, şunları söyledi:"Anadolu’da bağcılığın tarihi incelenirken Nuh ve Dionysos mitolojilerine göz atmakta yarar vardır. Bunların ışığında elde edilen bilgilere göre, bal ile beslenen ve balla yapılan içkileri içen ilkçağ insanları, daha sonra üzüm ile beslenmiş ve üzümü kaya oyuklarına bastırıp şarap üretmişlerdir. Neolitik dönemde Anadolu’da asma yetiştiriciliğinin yapıldığı 40’a yakın bölge tespit edildi. Kapsamlı bir araştırma ile bu sayı daha da artırılabilir."
Elde edilen bilimsel verilere göre, asma üzümleri ile şarapçılık alanındaki ilk çalışmaların İzmir, Manisa, Çanakkale ve Antalya yöreleri ile Karadeniz Bölgesi’nde yoğunlaştığını ifade eden Özbayoğlu, şarapların, üretildiği bölgelerin ismini aldığını ve Anadolu’da tarih öncesi çağlarda Maron Prammneios, Klazomenai, Hippodamantios, Telmossos, Katekekaumenites, Megols, Narperkenes, Mesogites ve Protropos isimli şarapların üretildiğini belirtti.
Anadolu’da yaşayan ilkçağ insanlarının şarabı sadece damak zevki için değil, sağlık için de içtiğine dikkati çeken Prof. Dr. Özbayoğlu, hazmı kolaylaştırması ve beden gücünü artıran etkisinin, şarabın yaygın şekilde kullanılmasını sağladığını bildirdi.